Âlemlerin Rabbi'ne Münâcât Antolojisi isimli bir kitap almıştık bir zamanlar. Onu karıştırıken daha önce duyduğum fakat metnini görmediğim/araştırmadığım "Senden Dönmezem"'e rastladım.
Bir bîçare âşığım ey Yâr Sen'den dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar Sen'den dönmezem
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma erre koy neccâr Sen'den dönmezem.
Ger beni yandırsalar, külüm oddan kavursalar
Toprağımı savursalar, Settâr Sen'den dönmezem.
-Nesîmî-
...ve yorum Kırık Testi'den geliyor...
Ey Yâr Senden Dönmezem!..
"Terk-i ukbâ"ya gelince; adanmış insanda dava uğruna ortaya koyduğu cehd ve gayrete mukabil ahireti kazanma mülahazası da olmamalıdır. Bir insan, Allah'a kulluğunu, ibadet ü taatini, evrâd u ezkârını, hatta i'la-yı kelimetullah yolunda mücahedesini, icabında zindanlara girmesini, değişik belalar altında kalıp prenslenmesini, sıkıntılara maruz kalmasını.. doğrudan doğruya Cennet'i kazanmaya bağlıyor ve bütün bunlarla Cennet'e girmeyi esas maksat yapıyorsa, o insan, kazanma kuşağında kaybediyor demektir. Adanmış bir insanın başına, bunların hepsi gelebilir; fakat o bunlarla ahireti peyleme peşine düşmemelidir. Demelidir ki, "Allahım, eğer ben bütün bunlarla Sana yaklaşıyorsam, kendimi çok talihli bir insan sayacağım. Ben, başka değil, sadece Senin rızanı arıyorum."
Evet, adanmış bir ruh yapıp ettiği her şeyi ve başına gelen bütün musibetleri sadece O'nun hoşnutluğunu kazanma hedefine bağlamalı ve Nesimi gibi:
"Bir cefâkeş âşıkem ey yâr senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma koy erre Neccâr senden dönmezem" demelidir.
Azeri Şair, Allah hakkında "neccar" tabirini kullanıyor. Cenab-ı Hakk'ın öyle bir ismi yoktur; fakat şair O'na isnad ettiği bir fiile binaen kendince bir de isim uyduruyor. "Neccar" marangoz, testere kullanan demektir. "Erre", Oğuz dilinde testere mânâsına gelir. Nesimi şöye devam ediyor:
"Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar Settâr senden dönmezem."
İşte dava adamı da başına testereler bile konsa, hançer ile yüreği de yarılsa yine de hâline razı ve Rabbinden hoşnut olmalı, O'nun rızasını tahsile çalışmalıdır. Fuzuli ne güzel söyler:
"Ya râb, belayı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni
Az eyleme inâyetini ehli derdden
Yani ki çok belâlara kıl mübtelâ beni" der.
Evet, bu ölçüde bin belaya maruz kalsa da, adanmış ruh, Allah yolunda başına gelenlerin hepsine katlanacak; fakat katiyen bunları –haşa ve kella- Allah'tan bir şey koparmak için vesile yapmayacak, bir peyleme mevzuu haline getirmeyecek ve asla bir sermaye gibi görmeyecek. İbadet ü taatini de, belalara sabrını da dünyevî-uhrevî semerelere bağlamayacak. Belki diyecek ki, "Ben hak yolundayım, Allah da beni imtihan ediyor." Cenab-ı Allah demiyor mu: "Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz." (Bakara, 2/155) Yani, Rabbimiz buyuruyor ki "Sizi malla, canla, korkuyla imtihan edecek ve sizi size göstereceğim. Nesiniz, kaç gram geliyorsunuz, neye ne kadar katlanıyorsunuz, nerede ve ne karşısında tahammülsüzlüğe düşüyorsunuz; siz kendinizi göreceksiniz. Çünkü öbür tarafta vicdanınızla yüzleşirken hakkınızdaki hükmü yine siz vereceksiniz." Ne kadar önemli bir mesele!.. Allah, sizi istintak eder de –STV'deki Büyük Buluşma'da olduğu gibi- vicdanınızla yüzleştirir. Büyük Buluşma'da ölenleri hesaba çeken insan, insanın vicdanını temsil ediyor. "Şimdi hazır mısın hakkında verilecek hükme?" diyor orada. Bunlar, Kur'an ve Sünnet'e uygun ifade tarzları. Onun gibi, bizim de hiçbir iyi ve başarılı yanımız öbür alemi peylemeye matuf olmamalıdır. Her şey Cenab-ı Hakk'ın hoşnutluğunu kazanmaya bağlanmalıdır ki, terk-i ukbâ derken de bu mânâlar kastedilir.



