Nedim Hazar - Zaman- (12.10.2004)
Martin Luther King, -Protestanlığın kurucusu ile karıştırmayalım- 1963 yılının 28 Ağustos’unda, Lincoln Memorial önünde toplanan 250 bin insana seslenmişti: ‘Bir düşüm var!’ Sonradan Amerikalı beyazın kafasındaki ayrımcılığı çözen bu konuşmasında -gerçi tam olarak çözüldü mü, yoksa bilinçaltlarının tozlu çekmecelerine mi itildi, tartışılır!- şöyle demişti: “Ben bir rüya görüyorum; rüyamda bir gün Georgia’nın kızıl tepelerinde eski kölelerin çocuklarıyla eski köle sahiplerinin çocuklarının aynı masa etrafında kardeşane bir şekilde dizildiklerini ve oturduklarını görüyorum. Rüyamda, dört küçük çocuğumun bir gün renklerine göre değil de karakterlerinin muhtevasına göre değerlendirildiği bir toplumda yaşadıklarını görüyorum...”
Hürriyet gazetesinde yayınlanan; “Sakallı konuğa asker yemek vermedi” (ifade bozukluğu gazeteye aittir) haberini okuyunca aklıma King’in bu konuşması geldi. Bakın haberin bir bölümü şöyle: “TBMM’nin kampüsü içerisinde, oldukça büyük bahçesi ve lokantası bulunan askerî lokalde, AKP Isparta Milletvekili Mehmet Emin Murat Bilgiç, bir süre önce beraberinde sakallı konuğu ile askerî taburun lokaline giderek yemek yemek istedi. Lokalden sorumlu asker yönetici, milletvekiline ‘Efendim buraya sakallı konukları alamıyoruz.’ uyarısında bulundu. Bilgiç, uyarıya sinirlenerek, ‘Ben milletvekiliyim, konuğumla burada yemek yiyeceğim. Burası Meclis, beni nasıl uyarırsınız?’ diyerek içeri girip oturdu. Lokal yöneticileri, yönetmeliği ayrım yapmadan herkese uyguladıklarını belirtmelerine rağmen Bilgiç’i ikna edemediler. Bilgiç, masaya oturdu ve siparişini verdi. Ancak lokalin asker yöneticileri, ikinci kez milletvekilinin yanına gelerek, ‘Size servis yapabiliriz; ama konuğunuza yapamayız.’ diye uyarıda bulundular.”
İnsan haberi okuyunca ister istemez aklına, zenci olmak, ayrımcılık, demokrasi, insan hakları, Avrupa Birliği gibi onlarca şey geliyor. Biliyorum bu yazıyı okuyunca alkışlayacak olanlar kadar, rahatsız olanlar, ‘ama’ ile başlayan cümleler kuracaklar, mail yazıp ülkenin elden gittiğini yazarak bir dolu vehim, paranoya ve karabasan kurgusu anlatacaklar da var. Ancak şu tabloya bakın lütfen. Sakin sakin, heyecanlanmadan, öfkelenip burnunuzdan solumadan... Yemek yahu, yemek! Sakallı birine yemek vererek rejim elden gitmez, giden başka şey olur. Akıl olur, vicdan olur, iz’an olur. Onların yerini komedi alır, trajedi alır.
Küçük oğlum, son günlerin popüler reklamını diline dolamış. Hani şu Mehmet Okur’un oynadığı Büyümix reklamı. Finalindeki sloganı söyleyip duruyor: ‘Sana yok, sen kazana düştün!’ Sanki o lokantadaki görevliler, sakallı konuğa öyle demişler gibi geldi bana: Sana yemek yok, sen kazana düştün! ‘Bir düşüm var’ isimli meşhur konuşmayı yapan Luther King’in bir cümlesi daha geldi aklıma: “Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik. Ancak bu arada son derece basit bir sanatı unuttuk: Kardeşçe yaşama sanatını!”
Gerçekten de öyle değil mi? Bir yönümüzü -samimi olalım, olmayalım- Batı’ya dönmüşken, diğer yönümüz geçmişin karanlık ve hoşgörüsüz ırkçı kuytularına bakıyor. Sakallı olduğu için yemek vermiyoruz, başı örtülü olduğu için eğitim, bilmem neyi olduğu için ilaç... Bu kötümser tablo iyileşeceği yerde daha da koyulaşıyor, kararıyor. Yakında oksijen vermeme imkanları araştırılacak sanki!
Sana okul yok, sen kazana düştün. Sana yemek yok, sen kazana düştün, sana ilaç yok, kazana düştün: Rengin karardı!
“İnsan hayatı, önem verdiği olaylara karşı sessiz kaldığı gün bitmeye başlamıştır.” da diyor Luther. Türk insanının zencilik dönemi geçeceğine, sanki Kızılderililik akıbetine doğru gidiyor. Bazıları toplumun inanç, giyim-kuşam, ibadet özgürlüğünü -ki tüm bu bahsedilen alanlar meşhur kamusal kavramına giriyor- okuldan lokantaya, hastaneye, otobüse doğru derken yok etmeye götürüyor.
Bu karabasanda onlara yer yok; çünkü onlar topyekün kazana düştüler!