M. Yaşar Durakan - Zaman Turkuaz - (22.08.2004)
İstanbul'un felaketler tarihinde depremler kadar yağmur ve sellerin de önemli bir yeri var. İstanbul, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde Hollywood'un nefes kesen felaket filmlerindeki sahneleri aratmayacak tufanlara maruz kaldı. 1283 Mayıs'ında İstanbul'a kan renginde bir yağmur yağdı. Eyüp Camii'ni sel suları bastı. Mabedler, evler yıkıldı. Boğaziçi yerlebir oldu. Boğaz günlerce beyaz, kırmızı ve siyah renklerle aktı. 1309 senesi Mart'ında İstanbul'da zelzele olmuş ve bunu dehşetli bir tufan takip etmişti. Büyük günahlardan sonra geldiğine inanılan, İstanbul'u sarsan 10 büyük tufanın hikayesi.
İstanbul'un felaketler tarihinde depremler kadar yağmur ve sellerin de önemli bir yeri var. İstanbullular, muhtelif devirlerde büyük günahlardan sonra geldiğine inanılan büyük tufanların korku ve tehlikesine maruz kaldılar. Tarihçilerin bildirdiğine göre, 407 senesi Nisan'ının birinci günü yıldırımlarla ve yağmurla başlayan bora, İstanbul çarşısının çatısındaki tunç levhaları tamamen sökmüştü. Altmış beş sene sonra şehre gökten kül yağmış ve evlerin çatıları bu madde ile dört parmak yüksekliğinde örtülmüştü.
618 senesinin gene 1 Nisan'ında şehirde yer yer göller meydana getiren devamlı bir yağmur yağmış, güneşin rengi gölgeli bir hal almıştı. Bundan sonra şehirde bir kıtlık baş gösterdi. 857 Haziran'ında gökten kan rengine benzeyen bir toz yağdı. 887 Ekim'inin 20'sinde Ay tutulmuş ve bu, altı saat devam etmişti. O gece şiddetli gök gürlemeleri olmuş, yollara düşen yıldırımlardan yedi kişi ölmüştü.
1034 senesi 14 Nisan Pazar günü öğleden evvel yağan dehşetli doludan ağaçlar kırılmış, mabetler, evler yıkılmış ve mahsulat mahvolmuştu. O gece saat üçte, bir yıldız o kadar parlak göründü ki, halk güneş doğdu sanmıştı.
1283 Mayıs'ında İstanbul'a kan renginde bir yağmur yağmış, bundan 14 sene sonra ağustos ayında İstanbulluları korkutan şiddetli bir yağmur 24 saat durmadan devam etmişti. Bu yağmurlarla birlikte oluşan seller yolları hendek haline getirmiş, ağaçlar, çiftçilerin kulübeleri denize sürüklenmiş ve şehir büyük bir göl halini almıştı. Deniz günlerce beyaz, kırmızı ve siyah renklerde kalmıştı. 1309 senesi Mart'ında İstanbul'da bir zelzele olmuş ve bunu dehşetli bir tufan takip etmişti.
İstanbul'un Türkler tarafından fethinden sonra da şehirde muhtelif devirlerde yağmur ve sel afetleri oldu. Fakat Osmanlı tarihinin kaydettiği en meşhur felaketlerden birisi, 1563 Eylül'ünün 20'sinde meydana geldi. Kanuni Sultan Süleyman'ın ölüm tehlikesi geçirdiği bu şiddetli yağmurlarda İstanbul ve civarı sular altında kaldı. O sabah Halkalı dere vadisinde ava çıkan padişah, başlayan bora ve yağmurlardan kaçarak İskender Çelebi Sarayı'na sığındı. 24 saat içinde 74 ev ve umumi binaya yıldırım düşmüş, Çekmece gölüne akan ırmaklar görülmemiş bir şekilde yükselmiş, bütün o havaliyi sel suları basmıştı. Bu sular şiddetli bir hızla akarak padişahın bulunduğu binaya hücum etmiş ve o sırada gayet iri yarı bir adam, Kanuni'yi omuzlarına alarak binanın musandırasına çıkarmıştı. Padişah, feyezanın sonuna kadar orada kaldı. Sonraları, köprüler yıkılmış, çiftlikler, bahçeler tarumar olmuş, Eyüp Camii ve diğer birçok binanın içine sular hücum etmiş tam bir hafta deniz suları bulanık akmıştı. Yıkılan yerlerin tamiri ve Çekmece'de yeni bir köprü inşası için yüklü bir ödenek tahsis edildi. Padişah Çekmece'de ateşe, suya ve zelzeleye mukavemet edecek derecede bir köprü inşa edilmesini emretti. Böylece hakikaten asırlara ve tabii hadiselere dayanan bugünkü güzel köprü yapıldı. İstanbul'un ve Boğaziçi'nin geçirdiği sel felaketlerinden birisi de III. Ahmet devrinde meydana geldi. Lale bahçelerinin, İbrahim Paşa'nın kurdurduğu kasırların üzerine bir sabah iri taneli dolu sağanağı boşaldı. Boğaziçi köylerinin sokak ve çarşıları tahrip oldu. Yalıların kara taraflarındaki duvarları yıkıldı. Dolu sağanağı üç saat sürdü. Dolular arasında ağırlığı 70-80 dirhem gelenleri vardı. Şehrin ve Boğaziçi'nin bahçeleri sökülüp bozuldu.
İstanbul, 1750 senesinde büyük yağmur afetine daha uğradı. Müverrihler 1789 senesinde de İstanbul'da 'tufan-ı sâni' denmeye şayan bir azîm baran yağdığını yazıyorlar. Bu yağmurlarla da İstanbul'da birçok bina harap olmuştu. 1820 senesi Ekim ayında şehirlerde büyük tahribat yapan bir fırtına koptu. Binaların kiremitleri, camları uçup kırıldı. Kurşun örtülü damlardan kurşunlar kopup, bükülerek uzak mesafelere kadar sürüklendi. Arkadan gelen fındık büyüklüğündeki dolu da bağ ve bahçeleri ziyana uğrattı. Camilerin kurşunları, minarelerin külahları uçtu. Şehzade Camii avlusundaki bir büyük çınarın kökü ile beraber sökülüp bir müddet yerde sürüklenmesi, bu manzarayı görenleri dehşete düşürdü. Dolmabahçe ve Boğaziçi'nin diğer kıyılarında büyük ağaçlar, selviler yıkılıp yerle bir oldular. Haliç'te bir gemi demirinden kopup açık denizde sulara gömüldü. Sahildeki binalar, bilhassa Salıpazarı'ndan Ortaköy'e kadar olan yerdeki yalılar, dükkanlar ve umumi binalar çok zarar gördü. Olimpiyatlara aday olan günümüz İstanbul'unda yaşanan sel felaketleri büyük günahlardan sonra mı geliyor bilinmez ama seçimlerin ardından geldiği kesin. Bilinen bir gerçek daha var; o da İstanbul'un sel tehdidi altındaki bölgelerin altyapısının Bizans ve Osmanlı'dan daha geri olduğu. Eğer yetkililer, olanları unutup bir an evvel riskli noktalarda önlem almazsa, İstanbul'un felaketler tarihi önümüzdeki kış aylarında yeniden tekerrür edecek gibi görünüyor.