Kâinatın Efendisi ve ‘Medeniyet’in askerleri
İmam-hatipte okurken, Ali Gümrah isimli tarih hocamızın, her zaman dün söylenmiş gibi hatırladığım bir değerlendirmesi olmuştu: “Osmanlı Devleti’nin çöküşe yöneldiğini gösteren asıl belge, 1571 yılında Kıbrıs’ın fethinde düşman ölülerine uygulanan müsle (kulak, burun gibi organların kesilmesi)’dir. İslâm, bunu yasaklamıştır. O tarihe kadar uyulan bu yasağın artık çiğnenmesi, İslâmî kaidelerden sapılmaya başlandığının, dolayısıyla da devletin çöküşe yöneldiğinin bir işaretiydi.”
İslâm, bir değerler dinidir ve Müslüman, bu değerlere uyduğu nisbette başarılı olur. Kaldı ki, her halükârda dünyada başarılı olmak da hedef değildir; ama hayatı İslâm’ın değerlerine göre tanzim, başarıyı kendiliğinden getirir. İslâm, savaş esirleri konusunda da, tarihte ilk defa, istisnalar ve istisnaî şartların mecbur bıraktığı uygulamalar dışında, onların ya fidye karşılığı veya karşılıksız salınması esasını vazetmiştir. İlk döneminde Arap Müslümanlar eliyle temsil ve tebliğ edilip, büyük bir coğrafyaya yayılan İslâm, o emsalsiz medeniyetini fethedilen ülkelerin, Müslüman evlerde terbiye görmüş, yani esirken azat edilmiş insanları eliyle gerçekleştirmiştir. Ashab-ı Kiram’a tâbi olanlar manâsında Tabiîn, bu ikinci nesle tâbî olanlar manâsında Tebe-i Tabiîn diye anılan bu kutlu nesillerde maneviyat ve ilimler alanında öne çıkan en büyük zatların kahir ekseriyeti, mevâlî denilen azat edilmiş bu insanlardı. Bunun nasıl gerçekleşebildiği konusunda 9-10 asırlık bütün bir tarih misal teşkil etmekle birlikte, sadece tek bir hadise fikir vermeye yeter:
(İslâm’ın ilk yayılış döneminde) Müslüman askerler, Humus’a Heraklius’un büyük bir orduyla gelmekte olduğu haberini alınca şehri boşaltmaya karar verdiler ve Hıristiyanlarla Yahudilerden oluşan yerli halktan topladıkları koruma vergisini iade ederek, şöyle dediler: “Biz bunu, sizi korumamız karşılığında toplamıştık. Fakat şimdi, sizi koruyabilecek durumda değiliz.” Halk, kendilerine şu mukabelede bulundu: “Sizin idarenizi, düşeceğimiz işkence ve zulüm şartlarına her zaman tercih ederiz. Yardımınızla düşmanı püskürtebiliriz.” Diğer şehirlerin halkı da aynı şekilde davrandı. Neticede Müslümanlar galip geldi ve halk, şehirlerinin kapılarını Müslüman askerlere açıp, güle oynaya onları karşıladı. Sonra, vergilerini de memnuniyetle verdiler.” (İnsan Yayınları arasında çıkan, İngilizceden tercüme İslâm’ın Yayılış Tarihine Giriş adlı eser, bu konuda mutlaka okunmaya değer.)
Müslümanlardaki bütün bu vasıflar, Allah Rasûlü’nün (sas) asırlara aşıladığı İslâmî ruhtan kaynaklanıyordu. Âlemlerin Fahrı olan O Zât-ı Muallâ hakkında meşhur Fransız tarihçisi Lamartine şöyle yazar:
“Dünyada başka hiç kimse, önüne O’nunkinden daha büyük bir hedef koymamıştır: Allah’la insan arasına sokulmuş bâtıl inançları ortadan kaldırmak, maddî ve çarpıtılmış ilâhlar kaosu arasında kutsal ilâh kavramını yeniden yerleştirmek. Dünyada başka hiç kimse, bu kadar zayıf vasıtalarla insan gücünün bu kadar ötesinde bir işe girişmemiştir ve başka hiç kimse, böylesine büyük ve kalıcı bir ikinci inkılâbı gerçekleştirmiş değildir. Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların azlığı ve neticenin şaşırtıcılığı insan büyüklüğünün üç ölçüsüyse, Muhammed’le kim karşılaştırılabilir? O, (elindeki) Kitab’a dayanarak, her dil ve her ırktan insanlardan bir ma’nâ ümmeti çıkarmış, bize sahte ilâhlardan nefreti ve gayr-ı maddî Bir Allah tutkusunu bırakmıştır. Arzın üçte birinin bu inanca teslim olması, O’nun bir mûcizesidir. Fikirlerin filozofu, hatibi, elçisi, ortaya koyucusu, cenkçisi ve fâtihi; tasvir, timsal ve heykelleri olmayan bir dinin ve yirmi dünyevî ve bir manevî devletin kurucusu Muhammed. İnsan büyüklüğünün tespitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O’ndan daha büyüğü var mıdır?”
Bugün, “medeniyet”in askerlerinin Irak’ta çizdikleri ve yaklaşan ABD seçimleri adına medyaya yansıtıldığı için kendisinden haberdar olabildiğimiz iğrenç tablo, maskeli medeniyetin gerçek yüzünü ve cinsellik temelinde insana, hayata bakışını ortaya koyan tablodur. Ama kahredici olan, bu tabloyu çizenlerin ve medeniyetlerinin savcı ve hakim, diğer taraftakilerin ise sanık sandalyesinde oturuyor olmasıdır.