Süleymaniye'de Bayram Sabahı

Süleymaniye'nin devasa restorasyonunun bitmesi ile Kurban Bayramı sabahı tekrar ibadete açılmasını değerlendirmek ve Yahya Kemal'in "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiirinde bahsettiklerini belki ucundan biraz yaşamak için sabah düştük yollara. Teveccüh had sahfada, haz doruklarda idi.

Süleymaniye Camii albümü bu bayram sabahına nasip oldu. Yanıma sadece Sigma 10-20 mm aldığımdan tamamen geniş açı ile görülmüş, bazen esnek bazen normal bir gözle alınamayacak kareleri bulabilirsiniz.

Emeği geçenlerden aracı olanlara Allah herkesten razı olsun.

 

Bu karenin Celalettin Güneş'in gözünden daha leziz bir haline ulaşmak için tıklayın

Süleymaniye Camii (Bir bayram sabahı) isimli albümde o sabahı tekrar yaşayabilirsiniz.

Ke(n)dime Notlar'ın Kedisi

Ke(n)dime notlar...

Logo'da malum kedi var, bazı notlar da ona gidiyor. Biraz eski bir kare ama halen dinçliğini koruyor, biraz uykusu fazla.

Mimar Sinan'ın izinde, Mihrimah, güneş ve ay...

Mimar Sinan'ın izinde, Mihrimah, ay ve güneş...

 

Mihrimah Camii, veya İskele Camii, İstanbul'un Üsküdar ilçesinde meydanda bulunan Mimar Sinan'ın Kanuni Sultan Süleyman'ın Hürrem Sultan'dan kızı Mihrimah Sultan için yaptığı camidir. Sinan'ın erken dönem eserlerindendir. Kubbesi üç yanından yarım kubbelerle desteklenmiştir, ama ön cephede yarım kubbe yoktur.

Nisan ve Mayıs aylarında Bayezid yangın kulesinden veya o bölgedeki yüksek bir noktadan İslele Camii'sine doğru bakıldığında; sabah gündoğumunda İslele Camii'nin iki minaresi arasından güneşin doğuşu ve akşam gün batımında ise (Hicrî takvime göre her ayın 14ünde) ayın doğuşu izlenebilmektedir. Aynı kuleden batı ufkuna Edirnekapı istikâmetine doğru bakılır ise; Mihr-î Mah Sultan Edirnekapı Külliyesi'nde de, sabah ayın akşam da güneşin batışı izlenebilmektedir.

Mihr-î Mah Güneş ve Ay manasına gelmektedir.

Kaynak: Vikipedi

 

Çiviler ağzına batmaz mı senin?

Daha önce de okuduğumu hatırlıyorum bu güzel öyküyü. Biraz önce bir tweet'de, görünce  tekrar okumuş oldum.

Eskici / Refik Halid Karay

Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:

-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder.

Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.

Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyle halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.

Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyle de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti.

Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona Istanbul'daki gibi:

-Hasan gel!

-Hasan git!

Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:

-Taal hun ya Hassen,

diyorlardı, yanlarına gidiyordu.

-Ruh ya Hassen...

derlerse uzaklaşıyordu.

Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular.

Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.

Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.

Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.

Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.

Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:

-Gemel! Gemel! dedi.

Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs...

-Ya habibi! Ya ayni!

Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...

Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.

Öyle haftalarca sustu.

Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.

Hep sustu.

Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.

Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.

Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.

Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.

Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.

Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:

-Çiviler ağzına batmaz mı senin?

Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:

-Türk çocuğu musun be?

-Istanbul'dan geldim.

-Ben de o taraflardan... İzmit'ten!

Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantalonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve Istanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.

Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:

-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?

Hasan anladığı kadar anlattı.

Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?

-Sen niye burdasın?

Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına... ve mırıldandı:

-Bir kabahat işledik de kaçtık!

Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra "Ha! Ya? Öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.

Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.

Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.

Hasan, yüreği burkularak sordu:

-Gidiyor musun?

-Gidiyorum ya, işimi tükettim.

O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.

-Ağlama be! Ağlama be!

Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.

-Ağlama diyorum sana! Ağlama.

Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

 

(Şişli 1938)  (Gurbet Hikâyeleri)

ETohum ile Grup satın alma girişimleri üzerine

Geçtiğimiz perşembe uzunca süredir katılmaya niyet edip de bir türlü katılmayı beceremediğim Etohum toplantılarından birisine katılabildim (kısmet bugüneymiş). Özellikle son 6 ayın en popüler konularından grup satın alma girişimleri ile ilgili, dışarıdan değil direk yetkili ağızlardan (ortak, genel müdür seviyesinde 1.ağız) şaşırtıcı şeyler duyduk. 

Katılımcı firmaların enaz birkaçını duyduğunuzu tahmin ediyorum: GrupfoniMarkaponGrupanyaGrupçaEkoloni,ŞehirFırsatı  (oturma düzenine göre). Konuşmalar devam ederken elimden geldiğince Twitter üzerinden not almaya çalıştım,bir nevi canlı yayın olmuş oldu. Aşağıdaki notların bir kısmı bunlardan bir kısmı akılda kalanlardan. Bazı ifadeler sorulan sorulara 1 konuşmacının cevap vermesi ile alınmış bilgiler olsa da diğerleri itiraz etmediği için genelleme olarak kabul edilebilir diye düşünüyorum.

 

Rakibin dayanılmaz cazibesi
"Rakibin dayanılmaz cazibesi",
Konuşan Ekoloni'den Elbruz Erdoğan, merakla eğilenler, Grupfoni'den Burak Hatipoğlu ile Markapon'dan Can Turanlı

Grup satın almalardaki kârlılık ve işin basitliği şaşırtmadı desem  yalan olur. Normal bir eticaret operasyonunda %5-15 arası değişen kâr marjlarından bahsedilebilir ki bu oranlar rekabet dolayısı ile kolay kolay 2 haneli rakamları görmezler. Özellikle ŞehirFırsatı'nın abisi Groupon'un dünya genelinde %50 kâr ile satış yaptığını duymak, Şehirfırsatı için de kâr oranlarının benzer olduğunu düşünmemize sebep oldu. Buna birde şirketin müşteriye %50 den az fayda sağlıyorsa çalışmayız felsefesini ekleyince ortaya ürün sahibinin %25 gibi bir rakama razı olduğu bilgisi çıkıyor ki normalde 100 liralık bir malı kampanya ile 25 liraya vermeye razı olduğu gerçeği çıkıyor. Düz mantık bakarsak, aracı firmanın eline geçen net rakam ürün sahibine denk veya daha fazla.

Diğer şaşırtıcı bilgi ise çalışılan firmaların %80 gibi bir oranda tekrar çalışmak istedikleri, bu oranın dışarıda %95'lere çıktığı. Hiç bir firmanın tam kapasite iş yapmadığı gerçeği ile, o boşlukların grup satınalmalar ile iyi doldurulduğuna delil sayabiliriz. Firmaların rakamsal olarak bu kadar indirim yapmalarına rağmen, tekrar çalışmayı arzu etmeleri memnun olduklarını gösteriyor. Bu durumda herkes mutlu demektir. Satan, alan, aracı olan :) Aracı olarak Grupanya, müşterilerine 8 milyon TL'lik avantaj sağladıklarını belirtti, varın gerisini siz hesaplayın.

Rakamlara gelmişken, firmaların hemen hepsi (grupça'yı unuttum) 20 kişi üstünde personele sahipler, yazılımlarını (herkesin ortak fikri, yazılımın değil, operasyonun "iş" olduğu) genelde kendileri yapıyorlar (ŞF, yurtdışı merkezden besleniyormuş) ve gene ŞF dışındakiler faturayı kesip postalıyorlar. ŞF modelinde ise faturayı ürünü veren kesiyor. (Kredi kartı çekimlerini nasıl finansallaştırıyorlar sorusununun cevabını bilemiyorum. Ya ben olayı yanlış anladım, yada komisyon kesimi vs. ile yolu bulmuşlar). Sadece masadaki 6 firmanın personel sayısı 150 civarında ve diğer oyuncuları katarsak 200 kişi grup satın alma girişimlerinde çalışıyor. Yeni oyuncularla birlikte 230 diyelim

Hemen herkes İstanbul-Ankara-İzmir üçlüsünde yer almış (yada almak üzere) ve genelde İlgi, bu üç şehir dışında Antalya, Eskişehir ve Bursa üstüne. Grupfoni'nin 40 şehirde şehire özel hizmet verme planı varmış. Grupfoni'nin ortağı ve genel müdürü Burak Hatipoğlu'na göre her şehir kendi özel fırsatını barındırıyor ve potansiyeli var. Anadolu şehri olup mekanın az olması gibi bir çekinceleri bulunmuyor. Bu sebepten hedefe ulaşmaya çalışacaklar. Diğerleri de takip edecektir büyük ihtimal. Bu kadar yayılım sağlayabilecek firma sayısı 2-3'ü geçmeyebilir. (Operasyon olarak ciddi bir yük)

Firmalar genelde mekan bazlı (gerçek dünya) ve hizmet tabanlı satışlar yapsalar da, online dünyaya da kapalı olmadıklarının sinyallerini verdiler. Ekoloni gibi halihazırda eticaret sitelerinde kampanya yapanlar mevcut. Markapon ve Grupfoni kardeş firmaları ile zaten çalışıyorlar (Gittigidiyor ve Markafoni) Burak Hatipoğlu'nun da belirttiği gibi "eticaret sitelerindeki bir kampanya şehir sınırını aşıp ülkeye hitap ettiği için yayılım adına oldukça etkili olur." Tabii buradaki kâr marjı, yukarıdaki oranların yanına biraz zor yaklaşır gibi.

Beni şaşırtan diğer bir husus henüz hiçbir oyuncunun kredi kartı dışında operasyona girmemiş olması oldu. Satılan ürünlerin bir çoğunda rakam aralıkları mobil ödemeye uygun olmasına rağmen henüz bir adım yok. Grupfoni yurtdışı ortağının Hindistan tarafından kapıda ödeme modeli ile çalıştığını söyledi, kendileri bunu uygular mı henüz netbirşey yok. Kargo firmalarımız bu konuda epey başarılılar, daha az kâr edenler yapabiliyor. Şehirfırsatı, kredi kartı dışında bir model üstünde çalıştıklarını yasal süreci bekledikleri gibi birşey dedi ama tam anlayamadım. Gerçi ŞF'nin adwords reklamlarında %90 indirimli benzin reklamının, Groupon sitelerinden (Citydeal sitelerinden biri de olabilir) birisinde yapılan benzin kampanyasına atıfta bulunulduğunu söylemesini de çok anlamamıştım zaten. Bu reklam beni kendilerinden soğutmuştu açıkcası.

Mobil uygulamalara henüz sıcak bakılmıyor. Geri dönüşün yeterli olmayacağı gibi bir önyargı hakim denebilir. Fayda görülürse girilir ama henüz SMS ile kupon dağıtımı bile yapılmıyor olması mobil tarafın biraz daha bekleyeceği anlamına geliyor.

Tüm girişimcilerin ortak olduğu bazı maddeler vardı, bunların başında "grup satın alma" modelinin oldukça başarılı olduğu ve sektöre yeni oyuncuların girebileceği (kesinlikle), pastada yer olduğu geliyor. Gene diğer bir ortak nokta, kitle modele sadık ama siteye sadık değil.  Başka bir kampanya sitesi iyi birşey sunarsa ona direk gidebiliyorlar ve buna etkileyen şeylerden birisi  almak istedikleri ama maliyetten çekindikleri özel ürünler verildiğinde fırsatı (yemek, masaj, epilasyon vb) kaçırmama eğilimi. Epilasyon demişken, tüm konuşmacılar "Türkiye'nin kıl sorununu çözdüklerinibelirttiler. Grupanya'dan Alemşah Öztürk'ün esprili yaklaşımı ile bir yıllık randevuların dolmuş olması lazım, bu da millet olarak kıl sorunu olmamızın direk bir sonucu herhalde.

Konular

Aklımda Kalanlar

Başımdan Geçenler

Sevdiğim Yazılar

Isa'ya

Kendime Notlar

Vizör

Kitaplardan

Diğer Yazılar

Son Yorumlar

Yazarlar

Linkler

Blog Arşivi